Zihnim, varlığımı sarmalayan penceresiz bir hapishaneydi; sanki Sartre’ın Bulantı’sında anlattığı o dayanılmaz varoluşsal tiksintiye kapılmış gibiydim. Ama bir gün, derin uykumdan uyanmamı sağlayan o kelebek geldi. Küçük, renkli, zarif bir kanat çırpışıyla bu devasa hiçliği bir anda dalgalandırdı. Beni, kendi içime gömülü taşlaşmış bir düzenin ortasından çekip aldı. Peki, bu sarsıntıya teşekkür mü etmeliydim? Yoksa onu susturmalı mıydım? ya da onu bir avuç toza dönüştürüp bu sessizliğe geri dönmeliydim.
Düzenimi bozdu bir kere, uykumdan uyandırdı o minik kanat çırpışlarıyla, bu 4 duvar sessizliği ile mutluydu. Ne kadar koşsam da peşinden yakalayamadım, o düşündüğümden zeki çıkmıştı açıksası, bir plan yapmalıydım ama şimdilik bir fincan kahve içmeyi tercih ettim. Terliklerimi kitapların arasından sürterek mutfağa doğru ilerledim bataklıkta gezen huysuz bir avcı gibi. Renkli böcek de beni takip etti sinsice, kapının üstüne kondu, onu görmezden geliyordum planım buydu şimdilik ta ki iyi bir kapan kurana kadar… Kahve makinesini hemen kapının girişindeki tezgahın üzerindeydi, kuvvetli bir üflemeyle üstünde biriken tozları havaya uçurdum, minik kanat sesleri? Arkamı dönüp kapının üstüne baktım… Tozdan etkilenmiş miydi yoksa? Uzun süre havada tozlarla savaştı ama beklediğim gibi olmadı havada süzüldükten sonra tekrar kapının üstüne kondu, bana nispet yapıyordu o güzel renkleri ile, ne acınası bir durum ki bu evdeki tek renkli ve güzel şey de oydu. Kanatları mavi uçlara doğru altın tozu serpilmiş gibiydi. Etrafında onu takip eden minik ışık süzmeleri vardı. Buraya nereden gelmişti ki? Kapımı hiç açmazdım, açsamda kimsede bu kadar güzel bir kelebek olamazdı, Tanrı mıydı bu? Kendimi bildim bileli inançsızlığımla beslediğim bu kütüphanenin başına gelen bir mucize miydi? Ona baktıkça bir sürü düşünce geçiyordu içimden, öldürmek, büyüsüne kapılmak. Büyüsüne kapılmak? Kafamı sağ sola salladım hızlıca, kendime getirdi bu son kelimeler, büyük bir kahkaha attım ve tezgaha geri döndüm. Kahve yapmalıydım her zaman yaptığım gibi, sonra da bu renkli böcekten kurtulmalıydım. Kelebeği öldürmek, saçmayı reddetmek olurdu. O ışıldayan varlığını ortadan kaldırarak eski düzenime, kendi küçük karanlık cehennemime geri dönebilirdim. Ama bu da bir yalandı belki de. Kelebeğin varlığı, bana bu düzenin kırılganlığını ve saçmanın ortasında bile güzellik bulabileceğimi mi gösteriyordu?“İnsan özgür olmaya mahkumdur.” Bu özgürlüğü ne yapacağım sorusu ise benim üzerimdeki ağırlıktı.
Bu kaçıncı kahvem hatırlamıyorum, bu kelebek yüzünden artık gece mi gündüz mü ayırt edebiliyorum uzun zamandan sonra. Uyuyor evimde geceleri, benim evimde, en son kim uyudu bu evde? Kimse, belki de. Bu ev, sadece bir mekân olmaktan çıktı; her şeyin anlamsız bir şekilde arzulandığı, ama hiçbir şeye dokunulamadığı bir hapishane gibi. Ben günleri saymazken hiçliğin içine çekilirdim eskiden, artık beni derinlere çeken hiçbir şey yok onun varlığı zihnimdeki canavarları uzaklaştırdı, eski dostlarım yok artık, şeytanlarım başımda gün saymıyor ve üstüne üstlük artık evimdeki bataklığı oluşturan tek şey kitaplar değil. Yarısı kırılmış bir kaçı masada, yerde ve koltukta olan bardaklar da işime taş koyuyor, hareket edemiyorum. Koltuğa uzanmış onu izliyorum… Nasıl ölmüyor bu karanlık evde? Sürekli varolma mücadelesi içinde, ölümünü kabul etmektense bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Ne düşünüyor acaba, aklından neler geçiyor, neden bana yaklaşmıyor, öldüreceğimi mi hissediyor? Böyle hissetmesi biraz da hoşuma gidiyor çünkü artık onu öldürebileceğimi düşünmüyorum. Ona karşı beslediğim öfke, belki de kendime duyduğum öfkenin bir yansıması mı? Bütün gün asık, kızgın suratımla onu izliyorum, o güzel renkleri beni derin düşüncelere çekiyor; evime uzun süredir ışık girmemişti ve bu benim kendi isteğimdi, ve ışık bir yanılsamadır artık. Özlem duymuyorum o aldatmaca olan ışıklara, çünkü ışık, gerçekliği gizlemektir. O böcekleri bir kere eve alırsam kurtulamam, istila ederler evimi, onlara git dedikçe gelirler, aptalca sevgileri ile boğup öldürürler insanı… Onlar, beni bulur; onlara direnmek de bir başka yersiz yanılsama. Ama daha önceden böylesini görmemiştim gerçekten, ilgisizliği yüzünden beni kendine çekti. İlgisizlik, bir tür arzu halini aldı. Kendini bana gösterdiği kadar, aynı şekilde bana uzak kalmayı da başardı. Bu kadar ilgisiz süzülürken neden çıkıp gitmiyor ki evimden? Çünkü gitmek, ondan çok daha fazlasını gerektirir. Ona ait olmak, ya da ondan kaçmak, bir seçim değil; bir dayatma. Onu yakalamama da izin vermiyor, kendisi de gitmiyor bu karanlık zihinden, Onun gibi güzel bir böcek için bura sadece vahim bir mezarlık olabilir. Ve bu mezarlık, her birimizin hapsolduğu özgürlükten başka bir şey değil.
Birkaç başarısız suikast kastım yüzünden yerdeki bardak kırıkları elimi ve dizimi kesti. Kendime hakim olamadım, ne yapmaya çalışıyordum ki? O renkli şey neden buradaydı ki? Konuşmak istemiyorsa ne halt ediyordu evimde, o güzel renkleri ile hiçliğimi parçalıyordu, ama benden kaçarken, bir şekilde buradaydı, ve bu varlık, bir biçimde varlığımın parçasıydı. Buna ne hakkı vardı ki? Hem benden kaçıyor hem de evimde dolanmaya devam ediyordu. ben onu bir türlü yakalayamıyor, o ise bana hiçbir şekilde yaklaşamıyordu.
Ne kadar sinirime yenik düşüp onu yakalamaya çalışsam da, onu öldüremezdim; bir yanım biliyordu bunu. Bu, sadece içimdeki boşluğu yenmeye çalışırken, daha da derinleşen bir tür çatışma. Onu öldürmek, kendi özgürlüğümün yok edilmesi olurdu, ama buna cesaret edemem. Kendi isteği ile gitmeliydi, çünkü onun canını almak da, onun varlığını bir şekilde kabul etmek olurdu ve belki de O güzel renklere kıyamazdım, çünkü o renkler, benim karanlık içimdeki bir teselliydi. Bir tarafım da onun bu karanlığın ışığı olmasını istiyordu, ama belki de ışık sadece bir yanılsamadır. Ona duyduğum ilgi, özgürlüğümün korkusudur. Günler geçmişti, ne kadar nefretimi huysuzluğumu yansıtsam da, onun varlığı, beni bir tür açıklığa itiyordu. Dilime gelmeyen güzel sözler aklımda dönüyordu… Benim içimdeki boşluğu o dolduruyor, ama aynı zamanda o, bu karanlık dünyada kendine bir yer yaratıyor.
Özür dileyecektim ondan, belki de yapabileceğim tek şey buydu. Bir anlamda, bana yaklaşmayı kabul edecekti. Ama bu yaklaşmak, sadece bir tür teslimiyet miydi? Kendimi ondan özür dilerken mi özgürleştiriyordum, yoksa ona karşı duyduğum o umutsuz sevgi, sonunda beni tutsak mı ediyordu? Kim bilir, belki de gitmek için beklediği şey tek bir özürdü. Ama öyle bir an vardı ki, bir özür bile olsa, bir tür özgürlüğün kapısını açabilir miydi? Ya da sadece ondan kaçmak, her şeyden kaçmak yerine, kendime bile bir özgürlük sunabilir miydim?
Onun gözündeki avcı insan, gururunu yere alsın istiyordu belki, çünkü gurur, bir tür kendini kandırmaktı. Kendi içindeki boşluk, öfke ve gururla şekillenmişti. Ama özür, bu boşluğu doldurabilir miydi? Yoksa özür dilemek, onun karanlık dünyasında sadece bir taktik miydi? Belki de bu, onu tatmin edecekti… Ama tatmin olmak, aslında kaçmak değil miydi? Bir anlamda, bu tatminle birlikte varoluşumun yükünü de üzerinden atacak mıydım?
Özür diledikten sonra 2 gün geçmişti, benden daha da uzaklaştığını farkettim ama hala evimdeydi, sinirlenmemeliydim, sakin olmalıydım.. Onu öldüremezdim artık çok geç olmuştu, zarar verip üzemezdim aklıma çok daha iyi bir fikir geldi. Hala evimde gezinse de artık benden çok daha uzaktı, o tatlı sesini duymuyordum, renkli ışığını bozuk gözlerim seçemiyordu bile. Uykuma kaldığım yerden devam edebilirdim ve öyle de yaptım, uyumadan önce son bir fincan kahve içmeliyim dedim kendime. Koltuktan kalkıp terliklerimle ayaklarımı sürükleyerek mutfağa yol aldım çok zorlanıyordum, kitaplar ağırlık veriyordu ona alışmıştım ama bu lanet kırık bardaklar derin yaralar açıyordu bedenimde her adımımda. Arkamda salyangoz gibi kan izlerimi bırakarak mutfağa geldim kendime bir kahve yapmak için. Reflex olarak kapının üstüne baktım. Onunla olan soğuk savaşımızda her kahve almaya geldiğimde orada beklerdi, yoktu. Artık özür dilemiştim çünkü istediği anlaşmayı ona vermiştim ağzıma oturmayan tatlı sözlerimle. Kahvemi alıp yaşlı bir salyangoz gibi tekrar koltuğuma döndüm, kahvemi yavaş yavaş yudumlarken ellerim uyuşmaya başladı. Uykuya dalmak için de zorlanmayacaktım… O savaşta gerimde bıraktığım boş kahve bardakları bunun içinmiş meğerse, onlara da kızmıştım ilk başta beni kestikleri için, şimdi ise diyorum ki kendime; siz olmasaydınız keskin güzel bardaklar ben nasıl uyuyacaktım huzur içinde?
Silence
My mind was a windowless prison, enclosing my existence—a space so suffocating, it felt as though I had fallen into the unbearable existential nausea Sartre once described. But one day, a butterfly arrived, stirring me from my deep slumber. With the delicate flutter of its small, colorful wings, it sent ripples through the vast nothingness around me. It pulled me from the hardened order in which I had buried myself. Should I have thanked it for this tremor? Silenced it? Or crushed it into dust and returned to my silence?
It had already disrupted my order, awakened me from my sleep with those tiny, fluttering wings—I had been content within the quiet of these four walls. No matter how I ran, I could not catch it; it was more cunning than I had anticipated. I needed a plan. But for now, I preferred to have a cup of coffee. Dragging my slippers across the books strewn across the floor, I made my way to the kitchen, like a grumpy hunter wading through a swamp. The colorful insect followed me in secret, perching on top of the door. I ignored it—that was my plan for now, at least until I could set a proper trap. The coffee machine stood on the counter near the entrance. With a strong breath, I blew away the dust that had settled on it, sending a cloud into the air. A faint flutter of wings? I turned and looked at the door. Had the dust affected it?
For a long time, it battled the swirling particles in the air. But things did not go as I had hoped. After drifting for a moment, it settled back onto the door, flaunting its iridescent colors as if to mock me. How pathetic—this tiny creature was the only thing in my home that bore any beauty, the only thing adorned with color. Its wings shimmered with hues of deep blue, dusted with golden flecks at the edges. Tiny beams of light trailed behind it like an aura. Where had it come from? I never opened my door. And even if I had, no one out there possessed a butterfly as beautiful as this. Was it God? Had a miracle befallen this library I had fed with my disbelief for as long as I could remember? As I stared at it, countless thoughts rushed through my mind—destroy it, surrender to its magic. Surrender to its magic? I shook my head furiously, snapping myself out of it. A sharp laugh escaped me, and I turned back to the counter. I had coffee to make, as I always did. And then, I would rid myself of this colorful insect.
To kill the butterfly would be to reject the absurd. By erasing its luminous existence, I could return to my former order—to my own little dark inferno. But perhaps that was a lie too. Did its presence expose the fragility of my order? Did it show me that even within absurdity, beauty could be found? “Man is condemned to be free.” And yet, what was I to do with such freedom? That was the weight pressing down upon me. I lost track of how many coffees I had consumed. Because of the butterfly, I could no longer distinguish night from day. It slept in my home at night—my home. Who had last slept in this house? No one, perhaps. This place was no longer just a space—it had become a prison where everything was longed for in vain, yet nothing could be touched. I used to be drawn into the void when I stopped counting the days. But now, there was nothing pulling me into the depths. The presence of this tiny creature had driven away the monsters of my mind. My old companions—my demons—no longer sat at my side, keeping track of the days. And now, the only thing that made this place a swamp was not the towering books but the broken glasses scattered across the floor, cutting into me with every step.
I lay on the couch and watched it. How did it survive in this darkness? It refused to surrender to death, choosing instead to persist. What was it thinking? What passed through its mind? Why did it not approach me? Did it sense that I would kill it? I found that thought oddly pleasing, because I no longer believed I could kill it. Perhaps my anger toward it was merely a reflection of my anger toward myself. I spent my days watching it, my face sullen, my thoughts tangled in its vivid colors. My home had not known light in a long time—and that had been my choice. But light was an illusion now. I did not long for those deceptive glows, for light only served to obscure reality. If I let these insects into my home once, I would never rid myself of them. The more I drove them away, the more they would come—drowning me in their foolish love, suffocating me with their presence. They always found me. Resisting them was just another futile illusion. Yet, I had never encountered one like this before. Its indifference fascinated me. Indifference had become a form of desire. It revealed itself just enough to let me see, yet remained just out of reach. Why did it not leave? Leaving required something far greater than mere flight. To belong, or to escape—neither was a choice. They were forces imposed upon us. It would not let me catch it. Yet, it refused to leave this dark mind of mine. For such a beautiful creature, this place could be nothing but a graveyard. And this graveyard was nothing but the prison of the freedom in which we are all trapped.
A few failed assassination attempts left my hands and knees bloodied with cuts from the shattered glasses. I lost control of myself. What was I even trying to do? Why was this thing here? If it did not wish to speak to me, what the hell was it doing in my home? With its vivid colors, it was tearing apart my nothingness. It fled from me, yet it remained here—woven into my existence. What right did it have? It avoided me, yet it lingered. I could not catch it, and it refused to come any closer. No matter how much rage consumed me, I could not bring myself to kill it. Some part of me knew this. This was nothing but another struggle—a desperate attempt to overcome the void, only to deepen it further. To kill it would be to destroy my own freedom. And that, I could not do. It had to leave on its own. To take its life would be to acknowledge its existence. Perhaps, I could not bring myself to destroy such beauty. Because those colors were the only comfort within my darkness. A part of me wanted it to become the light in my abyss. But perhaps light itself was merely an illusion. My fascination with it was nothing more than my fear of freedom.
Days passed. No matter how much anger and irritation I projected onto it, its presence forced me into a kind of clarity. Words of tenderness formed in my mind, though I could not speak them. It was filling the emptiness within me. But at the same time, it was carving out a place for itself in my dark world. I would apologize. Perhaps that was all I could do. In doing so, I would invite it to come closer. But would this closeness be mere submission? Was I freeing myself by apologizing? Or was my hopeless love for it only shackling me further? Who knows—perhaps all it had been waiting for was a single apology. And yet, could even an apology open the door to freedom? Or was the only true escape not from it, but from myself? Two days passed after my apology. I realized it had drifted further from me, yet it was still here. I had to remain calm. I could no longer kill it. It was too late. I could not hurt it. A better idea came to mind. Even though it still wandered my home, it had grown distant. I could no longer hear its delicate fluttering, could no longer see its radiant colors with my weary eyes. I could finally return to my sleep. And so, I did.

Leave a comment